|
Yazar Cüneyt Ünal
|
|
Cuma, 31 Ağustos 2007 |
Bizler hayatımızda çok şeyler yaşıyoruz… Acı ve de tatlı. Fakat zevk almasını bilmediğimiz gibi ders çıkarmasını da bilmiyoruz. Hele ömrümüzün en acılı zamanında olayları öyle abartıyoruz ki. Oysa ömrümüzün çok az bir kısmında acı vardır. Her insan kendini acıların çocuğu Emrah sanıyor. En ufacık bir sorun da kendisini arkadaşlarına senin annen bir melekti yavrum ses tonunda acındırmaya başlıyor. Hayatımızda sorunlara bakış açımızı değiştirmedi-ğimiz sürece de hem bu tavırlar devam edecek hem de acılara haddinden fazla anlam kazandıracağız. Meseleyi daha iyi açıklamak için bir olay anlatacağım.
Bir öğrencim çok üzgün duruyordu derste. Ben ders anlatıyordum onun gözü ise hep dışarıda. Dersten sonra öğrenciyi yanıma çağırdım: - Neyin var? Bu gün derste hep dışarıdaki çam ağaçlarını saydın… - Çok üzülüyorum… - Kime? - Babama? - Neden? - Çok borcu var, nasıl ödeyecek diye? Bu soru üzerine ona bir sayfa dolusu bir yazı yazmıştım. Yazıyı okuduğunun ertesi günü çok rahatladığını söylemişti. Özetle şunu demiştim. İki türlü sorun var. Birincisi çözümü elimizde olan problemler. Diğeri çözümü elimizde olmayan problemler. Bir sıkıntıyla karşılaşıldığında bu ikisine göre kefeleri tartacaksın. Soruna bak. Çözümü senin elinde mi değil mi bunu hesap et. Ona göre yolunu yordamını çiz. Babanın borçlarını ele alalım. Baban borcu alırken sana mı sordu? Hayır. Bu borcu senin alışverişin için mi kullandı? Hayır. Peki sen bu borçları ödeyebilecek misin? Hem okulu hem işi bir arada yürüterek ödeme planı yapabilecek misin? 15 yaşındaki bir kız çocuğunun çalıştığı bir işten alacağı ücret ne kadar olabilir dedim? Böyle bir şey mümkün mü dedim. Hayır dedi. O zaman dedim senin hiçbir katkın olmayan bir problemi neden kafana takıyorsun ki? Borcu alan baban bırak da nasıl ödeyeceğim diye o düşünsün. Bu problemin çözümü senin elinde değil ki neden saatlerini buna harcıyorsun. Çözümü elimizde ise zaten dert etmemize gerek yok. Problemlere ağlayarak vakit harcamamalıyız. Direksiyonu kırılmış bir arabaya ağlamak direksiyonu yerine getirmez ya da arabayı çalıştırmaz. Otursak saatlerce ağlasak arabanın direksiyonu arabayı yürütür mü? Ancak tamirciye gitmek problemi çözer. Meşhur bir hikâye var. Baba kayayı kaldıramayan oğluna sormuş. Bitti mi her şey demiş. Oğul da evet çok uğraştım ama kaldıramadım demiş. Baba da hayır bitmedi demiş “Benden yardım istemedin” Eğer problemi çözmek istiyorsak önce o problemi sinek mesabesine indirmeliyiz. Çözümü elimizde değilse zaten yapabileceğimiz bir şey yok ki. Neden kafamızı yoralım. Çözüm elimizde ise o zaman çözü yollarını araştıralım. Şunu unutmayalım her şer görünen iş bizim için aslında bir hayırdır. Oğlunun kalçası kırılan bir baba oğlunun bir sene yürüyemeyeceğini düşünerek isyan ediyordu. Ama ülkesi çok acımasız bir savaşa girip de ülkedeki eli tutan her genç askere çağırılınca baba sevinçten deliye döndü. Neden mi? Çünkü oğlunun kalçası kırık olduğu için askere alınmayacak ve ölme riski olmayacaktı. Her acının üstünde bir acı vardır. Bunu da düşünmemiz lazım. İşitme problemi olan kişi neden kulağım sağır diye isyan etmemeli. Tam aksine Allah’ım iyi ki beni felçli yapmadın ya da dilsiz bırakmadın demelidir. O yüzden hayatta hiçbir şey üzüntüye değmez. Ateş elimizi yaktı diye onu hayatımızdan silemeyiz. Ateşsiz karın doyuramayacağımızı ısınamayacağımızı düşünmeliyiz. Hep hayatın güzel taraflarını görmeliyiz tıpkı iki cihan Peygamberi gibi. Peygamberimiz ashabıyla gezerken kokmaya yüz tutmuş bir köpek cesediyle karşılaşıyor ve herkes onun kötü bir yanını dile getirip bir an önce ayrılmanın hesabını yaparken Peygamberimiz durduruyor herkesi “Köpeğin dişleri ne kadar beyaz” diyor. Dikkat çekiyor. Hayatın beyaz taraflarına bakabilmek temennisi ile
|