| Vatan Millet Edebiyatında Son Perde - 5 |
|
|
| Yazar Savaş Aşık | |
| Cumartesi, 09 Ağustos 2008 | |
|
Ali Gaffar Okkan suikasti Devletin o bölgedeki asayişi sağlaması ve güçlü konuma geçmesinden rahatsızlanan PKK tam bu noktada devlet içerisindeki Ergenekonculardan destek istiyor. Buna karşılık da Ali Gaffar Okkan'ın cesedi onlara hediye ediliyor ve süikast gerçekleşiyor. Bu suikastte ise Hizbullah isimli terör örgütü devreye giriyor. Aslında PKK ve Hizbullah birbirlerine karşı düşman olmasına karşın söz konusu çıkar ilişkilerinde bir bütün olarak hareket edebiliyorlardı. Bu olayın ardından her şey yine PKK ve doğal olarak da Ergenekon lehine değişiyor. Ülkede kaos tırmandırılıyor, Türk - Kürt çatışmaları yeniden gündemin ilk maddesi olarak servis ediliyor. Ergenekon'u Ali Gaffar Okkan suikastinde koymamın sebebi de suikasti düzenleyenlerin 10'unun müebbet hapis cezası alması ve daha önce şu an Ergenekon'un tutuksuz sanığı olarak bulunan Av. Fuat Turgut’u Yüksekova çetesinin avukatlığını yaptığı için polisevinden attırmasıdır. Bu cinayetinde bu isim çerçevesinden yola çıkılarak ulaşılabileceği kanısındayım. Rahip Santoro Cinayeti, Hrant Dink ve Misyonerler Cinayeti; Daha önce yazdığım " Türkiye'deki Olayların Perde Arkası " isimli araştırma dizisinde şu paragraf aslında bir çok şeyi anlatıyor; " Türkiye'deki Misyonerlik faaliyetlerine güzel gözüyle bakılmasını amaçlayan bu saldırının arkasında yatan yine " Ergenekon Terör Örgütü " olmuştur. Ayrıca, Rahip Santoro Cinayeti'nde de kendisini gösteren bu örgüt Türkiye'deki Hristiyanlık varlığını yükseltmeyi amaçlamıştır. Ergenekon Terör Örgütü'nün Gayrimüslim üyelerinden olan Sevgi Erenerol'un bu konularda başrol oynadığı da açık ve nettir. Öldürülen Misyonerlerden Tilmann Geske'nin eşi Suzanne Geske, Alman ZDF Kanalı'nda yaptığı açıklamada mağduriyetini dile getirmenin yanısıra Türkiye'de din özgürlüğünün bulunmadığını iddia ederek bu konu üzerinde rant sağlamaya çalışmış, BM bu konudan Türkiye'den belge ve rapor sunmasını istemiştir. AB'de de geniş yankı uyandıran bu katliam Türkiye üzerindeki emellerini körüklemiş ve ekmeklerine yağ sürmüştür. " (1) ERGENEKON'UN DİĞER TERÖR ÖRGÜTLERİYLE BAĞLANTILARI VE TERÖR ÖRGÜTLERİ Ergenekon ve TİKKO Türkiye Komünist Partisi/Marksist-Leninist (TKP/ML), 1972'de İbrahim Kaypakkaya'nın Doğu Perinçek Grubundan ayrılması sonucu kurulan örgüttür. Silahlı kanadı Türkiye İşçi Köylü Kurtuluş Ordusu'dur (TİKKO).(2) Ateist rejimin bir ürünü olan bu örgüt yaptığı eylemlerle adından söz ettirmişti. Özellikle 2005 yılında yapılan operasyonlar sonucu zarar gören bu örgüt Ergenekon'un kontrolü altında olan bir örgüt olarak karşımıza çıkıyor. Özellikle sokaklarda yapılan Komünist eylemlerin başını çeken bir örgüt olan TİKKO hedef olarak mevcut bulunan hükümetleri seçmiştir. Bu konuda ise sol diye nitelendirdiğimiz kişilerin desteği de açık ve nettir. ÇYDD, ADD, Türk Solu gibi katı gruplar bu örgüte ciddi mânâda destek vermiştir. 28 Temmuz 2008 tarihinde Açık Radyo'da yayınlanan bir röportajda ise Ömer Madra ve Ahmet İnsel Ergenekon, Sol ve TİKKO ve diğer ateist örgütler hakkında çarpıcı açıklamalar yaptı; " ÖM: Buradan kolaylıkla Türkiye’ye geçebiliriz belki.
Aİ: Evet. Maalesef Türkiye’de siyasi analizlerimizde bir fanatik futbol taraftarı mantığı baskın çıkıyor Ergenekon çetesi adı verilen oluşum hakkında, -aslında kendileri bu adı veriyorlar, biz niye böyle diyoruz anlamıyorum. Bazılarının evlerinde, bürolarında bulunan bir belge var “Ergenekon” diye. Bu biraz afaki, biraz aklı gidip gelen bir grubun, kendine verdiği isim olabilir, ama bu aklı gidip gelen grup sadece aklı gidip gelmekle kalmıyor; bir tür sekt olarak yaşasa Aczimendiler gibi, bir şey diyeceğimiz olamaz, “kendi kendilerine böyle eğleniyorlar, vakit geçiriyorlar” deriz, ama bu aynı zamanda insanları öldüren, bombalayan, halkı galeyana getirmek, hükümete veya başka güçlere yönelik toplumda tepkiler oluşturmak amacı güden, mafyayla ilişkileri olan bir vahim suç örgütü olduğu zaman, o belgeler ister istemez ciddileşiyor. O Ergenekon denilen belgelere baktığınızda, sadece dokümanları okuduğunuzda gülüp geçersiniz, ama gülüp geçmenin ötesinde çok ciddi, somut, çok vahim bir zihniyet dünyasını yansıttığını görünce gülmek yerine insan dehşete kapılıyor.
ÖM: Yok edilen, kaçırılan, bir daha kendisinden haber alınamayan sayısız insan söz konusu, çok tehlikeli silahlar, patlamalar vs.
Aİ: Ergenekon çetesinin ortaya dökülen silah mühimmat deposuna bakarsanız, bununla elbette darbe yapamazsınız, bu kadar silahla Türkiye’de darbe yapılmaz, hiçbir yerde yapılmaz, ama belki 1000 kişilik bir Pasifik adasında yapılabilir. Bu silahları darbe yapmak için kullanmıyorlar, bu silahları Türkiye’de bir terör eylemiyle siyasal gidişata yön vermek amacıyla kullanıyorlar ve bunu yapmak için yeterli miktarda silah var ellerinde, ortaya çıkan silahlar eğer gerçekten onlarınsa.
İçinde bulunduğumuz durumda, sosyalistlerin, demokratların, solcuların bu iddianamenin merkezinde yer alan iddiaları son derece ciddiye almasını, bunların üzerine daha fazla gidilmesini, bunların bir pazarlık konusuna dönüşmesine izin vermeyecek bir toplumsal mobilizasyonun önderi olmasını beklemeliyiz. Siyasal alanda, toplumsal alanda kamu vicdanının sesi olduğunu iddia eden sol, sosyalistler demokratlar bunu şimdi yapmıyorlarsa ne zaman yapacaklar? Ne zaman için saklıyorlar? Belki bazı dinleyicilerimiz neyi ima ettiğimi anlamamışlardır; bazı sol çevreler farklı davranış biçimleri benimsiyorlar: İlk olarak, “AKP’nin yanında mı olacağım?” endişesi taşımadan, ama kesinlikle AKP’yi destekleme amacı da gütmeden, AKP hükümetinin “ pazarlıkta fazla ileri gitmeyelim, biz de kendimizi buradan kurtaralım” diyeceği noktalarda ona baskı yapacak, esas olarak amacı ne AKP’yi desteklemek ne de Ergenekon Davası’yla ilgili olarak özel bir hesap görmek olmayan, demokrat kamu vicdanının sesi olan bir kesim var, bu kesim elinden geldiğince, fikri planda, toplumsal örgütlenme planında mücadelesini yapmaya çalışıyor. Bu kesim solun, sosyalistlerin yüz akıdır bugünlerde.
Solda bir başka kesimde ise, inanılmaz bir karşı duruş var; Ergenekon Davası’nı AB ve ABD emperyalizminin hazırladığı bir komplo olarak ele alan ve kendini “sol” olarak tanımlayan bir kesim var. Bu kesim AKP’yi AB ve ABD’nin ajanı olarak tanımladığı için de bu son derece radikal bir antiemperyalist söylem aslında Türkiye’deki kadim rejime inanılmaz bir teslimiyeti gündeme getiriyor. Cumhuriyet gazetesinde Pazar günü yayımlanan Leyla Tavşanoğlu’nun Türkiye Komünist Partisi lideri ile yaptığı söyleşiyi okursanız, bu söylediğim tavrın en derli toplu ifadesini bulacaksınız, –İşçi Partisi’ne falan gitmiyorum-. Ergenekon’u bir dava olarak görmediğini belirtiyor ve “dava dersek buna hukuki bir değer atfetmiş oluruz” diyor, “bu operasyon ‘Türkiye’de darbe tehdidi var’ sloganıyla yürütülüyor, bana göre bu operasyon Türkiye’de bir darbe sürecini temsil ediyor, yani şu anda bizler Türkiye’de bir darbe yaşıyoruz”. Dikkatinizi çekerim; yaşanan darbe, Ergenekon Davası’nın açılması oluyor.
ÖM: “Esas darbe şimdi yapıldı” başlığıyla verilmişti Cumhuriyet gazetesinde birinci sayfadan.
Aİ: Bu sol, “komünist” sıfatını taşıyor. Dünya siyasal tarihinde, “nasyonel bolşevik” dediğimiz bir akım vardır, faşizmin bolşevik versiyonudur, bu yaklaşım nasyonel bolşevik akımların bir karbon kopyası gibi geldi bana. Ne etkilidir bilmiyorum, ama Türkiye’de üniversiteli gençler arasında kısmen etkili olduğunu ve sosyalist görüş açısından da inanılmaz bir kambur oluşturduğunu, yüzkarası oluşturduğunu düşünüyorum.
ÖM: Bir de nasyonel sosyalistler var.
Aİ: Türkçe olarak “ulusalcı sosyalist”, Türkiye’de daha çok İşçi Partisi çevresini temsil ediyorlar. Türkiye’de ABD emperyalizmi, AB emperyalizmi dediğiniz anda dişleri kilitlenen bir kesim. ABD emperyalizmi diye bir olgu elbette var, Irak’ta çatır çatır bir emperyalist güç, askeriyle, tankıyla, tüfeğiyle bulunuyor. Türkiye’de ABD’nin askeri üsleri var, elbette var, fakat “Türkiye’de Ergenekon’u ABD emperyalizmi, AB emperyalizmi örgütlüyor” dediğiniz anda, bütün sonuçlarıyla inanılmaz bir komplonun Türkiye’de yürürlükte olduğunu kabul etmemiz lazım, bunun da, suçlanan kişilerin, yani Veli Küçük ve şürekâsının masum oldukları noktasına giden bir komplo teorisi olduğunu dikkate almamız lazım. Bunun sonucu, “Veli Küçük falan aslında temiz, namuslu, vatansever insanlardır, ama bu komplonun kurbanlarıdır” noktasına da kadar gideceğini görmemiz lazım. Ben bu komplo teorilerini hiç sevmem, çünkü bu kadar detaylı biçimde dünyaya hakim olan insanların, aslında dünyaya gerçekten de hakim olabilecekleri istemedikleri hiçbir şey yaptırmayacakları sonucuna varmamıza neden oluyor. Yok öyle bir durum çok şükür. Bu davranışın, aslında bir tür “ultra emperyalizm teorisi” adı altında, aslında emperyalist olarak tanımlanan güçlere tam teslimiyeti sağladığı, “yapamayız, elimizden bir şey gelmez, bunlar tanrılardan da güçlüdürler” anlayışını toplumsal zihniyete şırıngayla zerk etmek girişimi olduğunu söyleyebilirim.
Üçüncü bir tavır ise, elbette “Ergenekon Davası açıldı ve darbe işte şimdi başladı” diye düşünmüyor, ama bir taraftan Ergenekon davasında ortaya dökülen kirli mafya ilişkilerini, cinayetleri, terör eylemlerini, bütün bunları lanetlerken, diğer taraftan da AKP’nin bu vesileyle bu suçlamalar vasıtasıyla kurtulacağını, amiyane tabiriyle “sıyıracağını” düşündüğü için bundan memnuniyetsizlik duyuyor. İddianamenin de şöyle bir özelliği var, bir tarafıyla Veli Küçük, Oktay Yıldırım, Muzzaffer Tek’in vs. etrafında oluşmuş somut, öldürme, öldürmeye azmettirme, silah bulundurma, mafya ilişkileri, el koyma vs. gibi ağır suçların ortaya koyuyor, bir tarafıyla da bu insanları suça teşvik eden bir zihniyet dünyasını teşhir etme fonksiyonu görüyor. Bence iddianamenin tartışmalı olan bölümü budur; o zihniyet dünyasını teşhir edebilirsiniz, ama suçların bu zihniyet dünyasından etkilenmelerini belirtirken, organik bir ilişki varmış gibi yaparsanız, ceza yargısından siyasal yargıya geçişin kapısını açmış oluyoruz. Ergenekon İddianamesi’nde son derece dikkatli olmamız gereken ve burada bir kırmızı çizgi oluşturmamız gerektiğini düşündüğüm hassas sınır orası.
ÖM: Bunu bir kez daha vurgular mısın? Dinleyicilerimize karmaşık gelmiş olabilir.
Aİ: Evet, karmaşık olduğunun farkındayım. Bir suçu işlerken o suçu işleyenlerin niçin o suçu işlediklerinin de irdelenmesi, sadece somut vakalarla değil o kişilerin zihniyet dünyalarının da incelenmesiyle yapılır. Bir caninin cinayeti incelendiğinde cinayet nedenleri arasında o caninin psikolojisi de incelenir, zaten o yüzden psikologlar devreye girerler ve o caninin psikolojik dünyası da değerlendirme için mahkemeye sunulur. Burada Savcı, bu ağır suç işlediği iddia edilen zanlıların zihniyet dünyalarının, nerelerden etkilendiklerinin de irdelemesini yapıyor. Bunu yaparken bazı yazarlardan, bazı çevrelerden alıntılar yapıyor, örneğin “yahu darbe olsa da kurtulsak bu AKP’den” diye dile getirilen düşünceyi bu darbe girişimlerinin beyin takımı olarak tanımlıyor. Ama arada, örgütlenme açısından organik bir emir-komuta varlığını, bu tür bir ilişkinin varlığını kanıtlayamazsanız bu siyasi suçlama noktasına gelir ve her zaman dikkat etmemiz gereken bir olgudur. İtalya’da Kızıl Tugaylar davasında en çok tartışılan konulardan biri budur; siyasal şiddet eylemlerini, siyaset bilimi felsefesi çerçevesinde savunan solcu profesörler, Kızıl Tugaylar’ın örgütleyicisi olarak suçlandılar. Bunlarla örgüt arasında somut bir ilişki bulunamadığını, bunun bir fikri etkileşim ilişkisi olduğunu savcılar iddia etmişlerdi. O zaman hukukçular burada artık bir siyasal yargılamaya geçildiğini ve örneğin bir kişinin “ben darbe istiyorum” demesinin teşhir edilecek bir siyasal tavır olduğunu ama suç noktasına gelmediği kararına varmışlardı. Bir gazeteci olarak, entelektüel olarak, halk temsilcisi olarak, siyasetçi olarak böyle bir tavrı şiddetle eleştiririz, “işte buyrun darbeci bunlardır, bunlar faşizmin entelektüel temsilcileridir” deriz, ama sadece iki kişi aralarında konuşurken, “yahu yarın darbe olsa da şu AKP devrilse” dediği için darbe teşebbüsünde bulunmaktan suçlanıyorsa, -böyle bir şey olup olmadığını bilmiyorum, ama bu kırmızı çizgiyi anlatmak için söylüyorum, somut bir örnekten hareket etmiyorum-, burada çok dikkatli olmamız lazım. Geçmişte Dev-Yol davasında, TİKKO davalarında, bomba davalarında tamamen böyle bir mantıktan hareket ederek, içinde suç unsuru olan tarafların arkasına sadece düşünce dünyasında kalmış, konuşma seviyesinde kalmış kişi ve olgular katılarak pek çok siyasi teşhir ve yargılama operasyonları yapıldı. Bunun için, bu üçüncü çevre biraz ikircikli, ama ikircikli olduğu yerde de “yesinler bakalım birbirlerini” tavrını benimsedi. Hatırlarsanız daha iddianame gündeme gelmeden, “AKP ile bu çete birbiri ile bir kanlı kavganın içinde, bu bizi ilgilendirmez, bunlar birbirlerini yesinler biz de dışarıda seyirci kalalım” tavrı gayet açık bir şekilde sözkonusuydu. Bu çok vahim bir tavır, çünkü solun, sosyalistlerin, Ergenekon soruşturması çerçevesinde ortaya çıkan, esas olarak kendisinin yıllardır mağdur olduğu, devletin içindeki ilişkilerini kullanarak vahim illegal faaliyetlerde bulunan çete yapılanmalarının teşhir edilmesi, ortadan kaldırılması konusunda, AKP’den daha fazla talepkâr olması lazım, ama “yahu bu darbe önemli değil, Ergenekon’u bırakın 12 Eylülcüleri yargılayalım, bunu yapmadıkça öbürünün hiçbir anlamı yok” gibi bir ultra sol tavırdan, ultra radikal bir tavırdan hareket ettiğimiz zaman, sadece kendi kendimizi tatmin etmek için yüksek sesle bağırmaktan başka bir şey ifade etmiyor, çünkü bir yerden başlamamız lazım. Ergenekon çözülürse başka şeyler de çözülür, Ergenekon çözülmezse 12 Eylül’ün paşalarına hiç gidemeyiz.
ÖM: Dün Baskın Oran’ın Taraf gazetesinden Neşe Düzel’e verdiği mülakatta, “Ergenekon türü çetelerin temizlenmesi, demokrasi yolunda adım atılmasının ön koşuludur” diyor.
Aİ: Ön koşuldur, ama yegâne ön koşuldur da diyemeyiz, burada da indirgemeci olmayalım, yegâne ön koşul bu değil, bu olduğunda öbürüne de gidilmeyebilir, ama bu olduğunda öbürüne gitme ihtimalimiz bu olmadığında gitme ihtimalimizden çok daha fazla. Bu siyasette yeterlidir.
ÖM: Aynen öyle.
Aİ: Yoksa biz mükemmelliyetçi bir dünyada, sadece kendimizin hayal ettiği bir davranış kalıbı içinde, "efendim bu olmazsa, 12 Eylül'ün üzerine gidilmezse, 12 Mart'ın üzerine gidilmezse bir işe yaramaz, oradan işe başlamalı" lafını gündeme getirmek, aslında oturduğu yerden, hiçbir şeye karışmadan emekliliğini beklemek ve kendini entelektüel olarak aklamak ve tatmin etmek demektir. Bunu soldaki, sosyalist alandaki arkadaşlarımızın fark edememiş olmaları insanı düşündürüyor. " (3)
Yorumlar (0)
![]() Yorum Yazın
Yorum ekleyebilmeniz için giriş yapmanız gerekiyor. Henüz bir hesabınız yoksa lütfen kayıt olun.
|
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
| Yazarlık Başvurusu |
| İstanbul Hatırası |
| E-Dergi Temmuz 2008 |
| E-Dergi Ağustos 2008 |
| E-Dergi Eylül 2008 |
| E-Dergi Ekim 2008 |
| E-Dergi Kasim 2008 |
![]() |
| Müslümanca Yaşama Üzerine Denemeler |
| Diğer Yazıları |
![]() |
| Ya Sev Ya Terket |
| Diğer Yazıları |
![]() |
| Türkçe İbadet Saçmalığı |
| Diğer Yazıları |
![]() |
| Masallaşan Kimse! |
| Diğer Yazıları |
![]() |
| Yağmurun Anlamı |
| Diğer Yazıları |
![]() |
| Sahibinden Satılık Hayatlar |
| Diğer Yazıları |
![]() |
| Türkiyede Rapçi Olmak |
| Diğer Yazılar |