Kamile apar topar kahvaltı masasını topluyordu. Annesi içeriden seslendi, “kız, ne uyuşuk uyuşuk topluyorsun, acele et”. Tabakları üst üste, içi ekmek kırıntıları ile dolmuş pis gözüken reçel kasesini de tabakların üstüne koydu. Tabakları sallaya sallaya, ha düştü ha düşecek diye diye mutfağa vardı. Bir jonklör edasıyla mutfağa girdi. Tam başarının verdiği tebessüm yüzüne oturacaktı ki, abisinin “kız düşüreceksin, dikkat et” diye bağırmasıyla irkildi. Ve tabakları düşürdü. Çıkan şangırtıya gelen babasından da biraz azar işitti, birde tokat yedi. Ağlayarak odasına koşarken içinden hep bela okudu, en çokta kendisine bela okuyordu.. Ve sitem yolluyordu Allah’a bol bol., içten içe küfreder gibi.
Sertçe kapı açıldı, annesi girdi içeri. “Kız ne tafra yapıyorsun babana, ayıp değil mi. Kırarım bacaklarını” dedi. Kamile sadece ama diyebildi, sadece ama. Zira annesi cevabını bile beklemeden kapıyı yüzüne kapatmıştı.
Onun söz hakkı yoktu o evde, üniversiteyi kazanamamıştı o. Ailesi hep kafasına kakıyordu bu gerçeği. Kamile’nin her sözünün, her isteğinin karşılığı şu sözler oluyordu. “Sen üniversiteyi kazanamadın, çok para döktük ama senin kalın kafan beceremedi..Sana hiçbir şey yok, dua et insaflıyız da seni kocaya vermiyoruz, besliyoruz.” Ardından üniversiteyi kazanan tanıdıkların çocuklarından örnekler verilirdi. Bu örnek verme işi artık bir ritüele bürünmüştü.
Ama anne, baba, abi kendisine hiç bakmazdı. Biz neyiz diye sormazdı. Hep hayıflanır, hep söylenirdi. Onların zamanı zor zamanlarmış, onların zamanında okumak zormuş. Nasıl bir yalandır bu diyordu Kamile. Onların zamanında üniversiteler kapılarını ardına kadar açmıştı. Şimdi ise kapılarda kanatlı aslanlar var, içeri girmek çok zor diyordu.
Yine annesinin sesini duydu, “kalk kız babana kahve yap”. Kamile kalkacaktı, kalkmalıydı, eli mahkumdu. Odasından çıkarken babası ile göz göze geldi. Hemen kafasını çevirdi. O meymenetsiz surata bir saniye daha bakamazdı. Çok sinir oluyordu babasına. Hiç beğenmiyordu onu. Çok cahil, çok ataerkil bir insandı babası. Mutfakta annesi ile hiç konuşmadan babasının kahvesini yaptı. Kahveyi tepsiye koydu, bir hışımla mutfaktan çıkıp, bir hışımla oturma odasına girince babası ile tekrar göz göze geldi. Kanlanmış gözleriyle babası ona bakıyordu. Kamile gözlerini yere eğdi, babasına yaklaştı. Kahveyi verdikten sonra tam çıkacakken babası dur dedi. Babasına dönüp evet dedi. Babası otur şurda içeride ne yapıyorsun dedi. Hiç bişi baba, hiç bişi yapmıyorum, ama odamda oturayım dedi. Hayır gel burada otur, gözümün önünde ol dedi. Kamile ürkmüş bir şekilde yüreği titreyerek koltuğa oturdu. Babası kafasını televizyona çevirdi, ayaklarını önündeki sehpanın üstüne koydu. Kamile babasının çirkin ayaklarına bakıyordu, nasırlı, kararmış ellerine. Midesi bulandı, camdan dışarı baktı, yoldan geçen güzel, bakımlı, makyajlı kızlara baktı. Sonra istem dışı üstüne başını yokladı. Çok çirkin giyiniyordu, saçlarını elledi kazık gibiydi. Umutsuzca başını önüne eğdi. Kara kara düşünmeye, hayaller kurmaya başladı. Hak etmiyordu bu yaşamı, bu aileyi. Çok cahildi hepsi, çok ataerkil, hatta çok pisti hepsi. Oysa çok kültürlü, bilgili bir ailenin kızı olmalıydı. Güzel elbiseler giymeli, babası ile annesi ile güzel bir ilişkisi olmalıydı. Evde söz hakkı olmalıydı. Annesi ile güncel konularda sohbet etmeli, babasıyla felsefe konuşabilmeydi. Abisi ile erkek arkadaşlarını tanıştırabilmeli, abisinin onayını alabilmeliydi. Ah daha neler neler hayal etti. Ta ki babasının ağız şapırtısı ile kendine gelene dek.
- Son -
|