| Kanın Dayanılmaz Tadı 3 |
|
|
| Yazar Emre Kundakçı | |
| Pazar, 04 Mayıs 2008 | |
|
Seda annesi ve babası ayrı olduğundan hiçbir eve kendini tam olarak ait hissedemedi. Evler hep yabancıydı, evlere hep sessizliğin çınlaması hakimdi.Anne babasının ayrı olması çok olağan bir şey olsa da kabul etmiyor, edemiyordu. Çoğu zaman yastığını gözyaşları ıslatıyor, kendisini dünyadan soyutluyordu. Önceleri hep babasını suçlarken şimdi annesinde kabahat bulmaya başlamıştı. Birde ezeli rakibi, erkeğini elinden alan Banu vardı. Banu babasının yeni sevgilisiydi. Sarışın fönlü saçları, uzun ojeli tırnakları, kibirli ifadesi ile babasına tırnaklarını geçirmiş, Seda’nın kollarından babasını söküp almıştı. Seda içine kapanık, arkadaş edinemeyen, insanlara güvenemeyen bir insandı. Günlerce odasından çıkmadığı, ve bu süre içinde odasında hiç ışıkları açmadığı olurdu. Sanki odası hücre, kendisi de mütemadiyen tecritteydi. Seda sürekli mistik hayaller kurar, metafizik şeyleri tasarlardı. Yine böyle bir günde bilgisayarını açtı, internete girdi. Salak saçma forum sitelerinden, arkadaşlık sitelerinden ve Messenger’dan sıkıldığı bir anda aklına büyü konusunda bir araştırma yapmak geldi. Ama korkuyordu, zira bu metafizik işler birazda tehlikeliydi. Bir cesaret bir arama motoruna girdi, inanılmaz acı veren büyüler yazdı. Çıkan uzun uzun sayfalardan en sonuncusuna gitti, diğerlerinden ayrı duran bir siteye giriş yaptı. Siteye giriş yaparken sitenin girişinde bir soru vardı. “Hazır mısın dehşete, bütün ruhunu dehşete vermeye”. Seda’nın içi biraz ürperdi, bir korku hissetti. Hemen sayfayı kapattı, yatağına uzandı. Bir gözü hala bilgisayarda, aklı o sitedeydi. Bir müddet başka şeylerle uğraştıktan sonra dayanamadı bilgisayarının başına oturdu. Oturduğu anda binlerce sayfa açılmaya başladı bilgisayarında, hepsinde aynı şey yazıyordu, “Ruhun bizimdir”. Seda iyice korkmuş, bilgisayarının fişini çekmiş, yorganının altına girmiş, korkudan titriyor, gözlerinden akan yaşları durduramıyordu. Titreye titreye uykuya daldı. Gece boyunca sürekli üşümüş, kabuslar görmüştü. Sabahın ilk ışıklarının kirpiklerini gıdıklaması ile uyandı. Yatağında doğrulduğunda gördüğü manzara dehşet vericiydi. Odasının her yerinde bilgisayarının yazıcısında fırlamış kağıtlar vardı. Odasının penceresi açıktı. Ve odasının duvarında kırmızı bir boyayla yazılmış, hafifçe akmış şekilde “Ruhun bizimdir” yazıyordu. Hemen yatağından fırladı, yerdeki kağıtları topladı. Pencereden dışarıya baktı. 9. katta olması, odasına birisinin girmesi ihtimalini düşürse bile, korkuyordu. Kağıtların birkaçını eline aldı, incelemeye başladı. Kağıtlarda bölük pörçük şekiller, birde sayfa köşelerinde numaralar vardı. Kağıtlardan sadece 7 tanesinde bu işaretler vardı, diğer kağıtlar boştu. Şekilli kağıtlar elinde yatağının üstüne oturdu, kağıtlara bir anlam vermeye çalıştı. Beyninin her zerresini zorladı ama hiçbir anlam veremedi. Bir süre düşündükten sonra ilk korkusu ve heyecanı azalmış, yüreklenmişti. Elinde kağıtlar bilgisayarına oturdu, malum siteyi açtı ama site simsiyah bir fon üstüne birkaç mistik işarete benzer şeylerle doluydu. Hayal kırıklığı ile heyecanı harman etmiş bekliyordu. Bir şey olacaktı birazdan ama ne? Seda bekledi ama hiçbir şey olmadı. Artık içten içe ümitsizliğe kapılmıştı. Kağıtlardan birincisini aldı incelemeye koyuldu. Kağıda o kadar dikkatle baktı ki kağıdın arkasını, daha doğrusu arkasından görünen internet sayfasını gördü. Kağıtlar ve site bir bütünü oluşturuyordu. Kağıdın birincisini bilgisayarın ekranına yapıştırdı. Oluşan bütünün en üstünde birinci katil, birinci ipucu yazıyordu. Altta ise Ateş yazıyordu. İlk ipucu “ateş”. Aynı işlemi ikinci kağıda yaptı, İpucu “sarhoşlar”. Üçüncü ipucu, “kahve”. Dördüncü ipucu, “tost makinesi”. Beşinci kağıda geçtiğinde yeni bir ibare vardı en üstte, ikinci katil, birinci ipucu. Birinci ipucu, “bavul”. İkinci ipucu, “sübyan. Üçüncü ipucu, “bira ve şarap”. Dördüncü ipucu, “bahçe makası”. Bir solukta son kağıda gelmişti, son kağıtta işaretler yoğunlaşmıştı. Kağıdı titreyen elleriyle ekrana yaklaştırdı, ekran adeta kağıdı içine çekiyordu. Diğerlerine nazaran uzun bir metin vardı şimdi karşısında. Metinde şunlar yazıyordu; Yukarıda sana verilen ipuçlarını kullanarak, bu iki katili bulacaksın. Bu katiller çok yakınında. Ancak onları tanımıyorsun. Bu katiller iğrenç şeyler yaptılar. Ve ölmeyi hak ettiler, ölüm onlara bir ödül olarak bahşedildi. Senin ödülün ise görevini yaptıktan sonra verilecek. Senin ödülünde ölümle ilgili, ama ölecek olan sen değilsin. Görevinse onları öldürmek. Öldüremezsen sen öleceksin. Öldürürsen bir insanı öldürme hakkı kazanacaksın. Karar senin, ister bu sersefil hayatından kurtul ister hayatını sersefilleştirenlerden. Yorumlar (0)
![]() Yorum Yazın
|
| Sonraki > |
|---|
| AK Parti Neden Demokrat? |
| Diğer Yazıları |
| Tekbir Giyim ve Mustafa Karaduman |
| Diğer Yazıları |
| Başsavcının Bana Anlattıkları! |
| Diğer Yazıları |
| Gaflet |
| Diğer Yazıları |
| Adaletsiz Adalet!.. |
| Diğer Yazıları |
| Kanın Dayanılmaz Tadı 3 |
| Diğer Yazıları |
| İman Sorununa Teknik Bir Çözüm - Firavunlaşmış Duygu |
| Diğer Yazılar |