Genckalem.OrG | Türkiye'nin Özgür Geleceği için...

Ruhsuz Beden 2 Yazdır E-posta
Üye Değerlendirme: / 6
Kötüİyi 
Yazar Emre Kundakçı   
Çarşamba, 02 Nisan 2008

(Önce Ruhsuz Beden 1 okunmalı)

Haydarpaşa’da bekliyordum. Bir an eski Türk filmlerinden fırlayan, tahta bavullu adam gibi hissettim kendimi. Aslında biraz benziyordum da o adama, zira onunda benim gibi hayalleri, umutları vardı. O’da tahta bavula sıkıştırdığı hayallerle duruyordu bu mekanda. İkimizde bu mekanda umutlarımıza açılan kapıyı hissediyorduk. Haydarpaşa’nın kapısından çıkınca çok güzel bir hayata zerk olabilirdik ama çamura zerk olmakta muhtemeldi.

Tren gecikmeden zamanında gelmişti. Murat karşımda o kedi gibi gülüşü ile duruyordu. Hızlı birkaç adım atıp ona sarıldım. Çok özlemiştik birbirimizi. Kısa bir konuşmadan sonra karşı yakaya geçmemiz gerektiğini söyledim, zira evim o tarafta idi. Vapura doğru hızlı adımlarla koşuşturduk, İstanbul’un yarışa zorlayan havasına bir anda girmiş gibiydik. Neyse ki vapura yetişebildik, vapura binip bir yere oturunca sessiz ama anlamlı bir şekilde birbirimize baktık. Tam o anda Murat bir kahkaha peyda etti. Etrafımıza bakarken yüzüm hafiften kızarmıştı.
 
Yüzüme vuran rüzgar beni sersemletip sarhoş ettikçe dilim çözüldü. Yavaş yavaş, hiçbir ayrıntıyı atlamadan anlattım o kız hakkında bütün bildiklerimi. Zaten pek fazla bir şey bilmiyordum ve beni de esir eden şey bu gizemdi. Murat şüpheci ve asık bir suratla bana baktı. “Bu anlattıklarına göre cidden garip bir kız, hatta korkutucu.” dedi. Onunla tanışmak için can attığını eklemeyi de unutmadı. Ama nasıl yapacakta onları tanıştıracaktım, ben bile pek fazla göremiyordum hatta onun karşısında konuşamıyordum. Gene gecenin bir yarısı evine mi dayanacaktık. Muhakkak ki bu en kötü yöntemdi.
 
Ben ne yapacağımı şaşmış bir şekilde, beni sarhoş eden rüzgara teslim olmuşken. Murat’ta sessizce düşünüyordu. Kafasından neler geçtiğini merak etsem de soracak mecalim ve cesaretim yoktu. Mimiklerine bakılırsa buluşmak için bir plan kuruyordu yada kurması için dua edişim yüzünden yanılsama görüyordum.
 
Vapurdan iner inmez, hemen ona “İstanbul’a gelip rakı balık yapmadan gidilmez, hadi gel bir lokantaya gidip hem eğleniriz, hem demleniriz.” dedim. Memnuniyetle kabul etti, Salih Usta’nın Yeri’ne götürdüm onu.  Balığımız, mezemiz çok güzel, rakımız buz gibiydi. Biraz demlenince, benim kafamın güzelleşmesi, erimiş peynire dönüşümden hemen sonra söze girdi. “Peki, mahalle sakinlerinin bu tutumu seni caydırmadı mı hiç. Korkmadın mı insanlara rezil olmaktan.” dedi. O öyle dedi ya, içimdeki sırça küre çatladı, yüreğime yüreğime batmaya başladı. O kadehe onu ilk görüşümden beri onunla ilgili korkularımı, bir türlü içimden atamadığım beğenilmeme korkuları ile karıştırmıştım. Zira çevresinde takdir edilen ve bunun yüzünden kendini takdir edilmek zorunda hisseden bir adamdım.
  
Mahallelinin onun hakkında neler söylediğini merak ettiğini söyleyince bende biraz anlatmaya başladım. Mahalleliye göre kan görmeye bayılırmış, sokakta ölen bir hayvan görürse oturur saatlerce seyredermiş. Geceleri hastanelerin morglarını tarihi turistik mekan gibi gezermiş. Bazı geceler mezarlığa gidermiş, çıplak ayakları ile mezarların üstünde gezer, çocuk mezarlarının yanına kıvrılıp uyurmuş. Ayrıca gizlice erkekleri evine alır sabaha kadar onlara garip fantezilerle oyunlar oynarmış. Karanlık bir kızmış, zaten ailesi, akrabası yokmuş. Varsa bile hiç gelip gitmezlermiş.
 
Murat, “pis pis sırıtarak fantezi olayında ne sakınca var” dedi. Şaka yapılacak bir konu olmadığını ona bakışlarımla anlattım, hemen sustu. Bu son sözü çok ağırıma gitmişti. Ne olursa olsun ben ona aşıktım ve ona söz gelmesinden çok korkuyordum. İyi bir arkadaşım bile olsa birisinden bu tarz bir laf duymak hoş değildi. Bu olanlar yüzünden ruhen üşümüştük ve ikimizde ruhumuzu üşütmek ve bu güzel dostluğu kaybetmek istemiyorduk. Bu yüzden haydi kalkalım, sohbete evde devam ederiz dedik ve lokantadan çıktık. Ruhumuzdaki soğukluk, havanın soğukluğuyla birleşince iyice titreyerek eve doğru yol aldık. Yol boyunca bir iki eften püften laf dışında hiç konuşmadık nerdeyse. O’nun sokağına girdiğimizde evinin ışığının yandığını ve içeriden kahkahaların geldiğini gördüm, bir an çok sarhoş olduğumu düşündüm. Zira hareketten, ışıktan kaçan, evinde ışık namına bir iki mum yakan kadının evinde olacak şey değildi. Üstelik kahkahalar geliyordu. Murat bir an durdu, eve doğru baktı. “Senin mahallende böyle şen şakrak kızlar varken sen neden gittin o sorunlu kıza bulaştın anlamıyorum.” dedi. Utanarak, ve şaşkınlıkla, o evin o kıza ait olduğunu ve bütün bu vaziyete bir anlam veremediğimi söyledim. Murat’ın gözleri yerinden fırlayacak gibi oldu, şaşkınlığını çok belli etti. Hadi yürü dedim mırıldanırcasına. Eve gittiğimizde o kadar şaşırmıştım ki bütün komplo teorilerini hallaç pamuğu gibi havaya peyda ettim. “Ya gerçekten mahallelinin dediği gibi nemfomansa, ya erkek düşkünlüğünden başka bir şeyi yoksa. Ya her gece başka erkekle birlikteyse, yada erkeğe doymayan bir fahişeyse.” diye mırıldandım. Murat mırıltılarımı anlamasa da acıyan gözlerle bana bakıyordu. Çaresizliğimi bana o kadar hissettirmişti ki kalkıp yüzünün ortasına bir yumruk attım. Murat kanayan burnunu tutarak, “mendilin var mı kardeşim.” dedi. O an, o sözler o kadar dokundu ki çöküp yere ağladım. Murat, “Seni anlıyorum diyemeyeceğim. Bunu demem saçma olur, anlayamam, kimse anlayamaz. Ama hemen yarın Denizliyi arayıp izin alıyorum, senin yanında kalıp sana destek olabileceğim kadar destek olacağım.” dedi. Kalkıp Murat’a sarıldım, ağlamaya devam ediyorum. O an güvende olduğumu, mutlu olduğumu kılcal damarlarımda hissettim. Sarılma faslı bitince gözümdeki yaşları silip mutfağa gittim, tentürdiyot, pamuk falan getirdim, Murat kendi burnuna pansuman yaptı. Pansuman yaparken gülümseyerek, çok sıkı bir yumruğun var, hiç tahmin etmezdim dedi. “Çok konuşma bir daha gelebilir” diyerek güldüm. Bu gülüşme, malum derdimiz aklımıza düşünce bir anda kesildi. Artık geç oldu yatalım dedim, ona salonda bir kanepenin birini açtım diğerini de kendime açtım. Lise yıllarından kalma yatakta yapılan, uyku öncesi muhabbetleri çok severdik.  Işıkları kapatır kapatmaz muhabbete başladık gene. Eski günlerden, lise haylazlıklarından bahsettik. Benim çok sessiz, aklı başında, inek bir öğrenci olduğumu bana hatırlatmasaydı daha güzel olurdu ama neyse. Eski günlerin muhabbetleri bu güne yaklaştıkça malum konuya kaymaya başladı. Birden Murat nasıl olsa sabah olmak üzere uyumayalım, güneş doğar doğmaz onun evinin önüne tüneyelim, hem dışarı çıkar çıkmaz bana gösterirsin, kızı görmüş olurum, hem evden çıkanları da görür, dün geceki kahkahalara bir anlam veririz dedi. Yataktan kalktık, giyindik, mahallenin kahvesine gittik. Kahvede onun evini gören cam kenarında bir masaya oturduk. Sabah sabah demli çay ve simitte güzel gitmişti hani.
  
Saat 9:00 sularında evden yanında kısa boylu, hafif tombul, renkli renkli giyinmiş, her yanından bir renk fışkıran, neşe kavramının karşılığı bir kızla çıktı. İkisi yan yana o kadar ironik görünüyordu ki anlatamam. O siyah ayakkabıları, lacivert pantolonu, siyah bluzu ve siyah makyajı ile her zamanki soğuk kızdı. Yanındaki kız ise biraz hoppa, hafif bir kıza benziyordu. Abartılı hareketleri, gülümseyen yüzü ile onun yanında çok garip duruyordu.

Kahvenin önünden geçerken bir göz bakışınca göz göze geldik. Beynimde binlerce soru işareti oluştu. O kız kimdi, onun gibi birisinin yanında ne işi vardı. Dün gece o evde neler oldu. Bütün bunları bir anda düşündüm. Ve  o an o kadar endişelendim ve heyecanlandım ki içimde kanat çırpan kelebeği gene hissettim. Ve çok korktum.

Yorumlar (5)Add Comment

Yorum Yazın
quote
bold
italicize
underline
strike
url
image
quote
quote

busy
 
< Önceki   Sonraki >