Genckalem.OrG | Türkiye'nin Özgür Geleceği için...

İnsanın Dört Zindanı Yazdır E-posta
Üye Değerlendirme: / 2
Kötüİyi 
Yazar Mustafa Kont   
Cuma, 31 Ağustos 2007

Varlığımızı üzerine temellendirebileceğimiz iki kelime var. Biri BEŞER diğeri İNSAN. Diğer varlıklardan ayrılmak için insan olmamız gerekiyor. Beşer olarak kaldığımız sürece diğer varlıklardan farklı olamıyoruz. Bizi biz yapan ne kadar insan olabildiğimizdir. Peki bizi insan yapan nedir. Bizi insan yapan, burada açıklamaya çalışacağımız dört zindana karşı durduğumuz yerdir.

Hemen bu dört zindanın  isimlerini verelim;
• Historizm (tarihselcilik)
• Sosyolizm (toplumsalcılık)
• Biyolojizm (dirimbilimcilik)
• Kişinin kendisi

Tarihselcilik: Bu düşünceye göre kişiyi belirleyen tarihidir. Tarih kişiyi konumlandırır. Konuşacağı dil, savunacağı değerler, seveceği insanlar hep tarih tarafından belirlenmiştir. Kişi kendi seçmediği bir şeye mecbur olmuştur. Karar mekanizması kendisi değil, içinde yetiştiği şartlar ve onların sonuçlarıdır, yani tarihidir. Eğer ki ben bu topraklarda değil de, Avrupa’da doğmuş büyümüş olsaydım, şu anda Avrupa’nın dilini konuşuyor, onun gibi giyiniyor, onun gibi yemek yiyor ve onun gibi düşünüyor olacaktım. Eğer ki atalarım Fatihler, Yavuzlar değil de “Churchill”ler, “Frederick”ler olsaydı, ben onlarla gurur duyuyor diğerlerine kızıyor olacaktım. Fakat bu böyle olmadığı ve ben Türkiye’de doğup büyüdüğüm ve benim tarihim bu topraklarda gerçekleştiği için, bir Avrupa’lı gibi değil de Türkiye’li gibi düşünüyor, Türkiye’li olmanın gerektirdiği gibi yaşıyorum. Bu noktada ben seçim yapan değil, kendisine dikta edilen değerlere sahip çıkan birisiyim.

Toplumsalcılık: Bu görüşe göre kişiyi belirleyen, sınırlarını çizen, temel faktör toplumdur. Kişi içinde bulunduğu toplum neyse odur. Başka birşey olma ihtimali yoktur. Bu görüş doğanın ve tarihin etkisini bir dereceye kadar  kabul etmekle beraber, temel faktör olarak toplumu kabul eder. Ben eğer cömert yada çok gayretli ve kahraman isem, feodalite düzeni içinde yetiştiğimdendir. Açgözlü isem burjuvazi içinde yetiştiğim içindir. Ata binip, silah kuşanan biri isem aşiret düzeni içinde yetiştiğim içindir. Demek ki benim kötü yada iyi olmam benimle alaklı bir şey değildir. Benim iyi yada kötü olmam sadece üzerinde durduğum sosyal zeminle alakalıdır. 

Mesela kişi dindar yada dinsiz bir hayatı yaşamayı seçme durumda olsun. Bu konumda toplumsalcı görüş der ki, eğer sen dindar yaşamayı seçtiysen, bu senin üzerinde, dindar yaşamayı savunan toplum tabakasının etkili olduğundandır, yada dinsiz bir hayatı seçtiysen, buda dinsiz yaşamayı savunan toplum tabakasının senin üzerindeki etkisindendir.

Demek oluyor ki sen bu toplum tabakaları elinde bir oyuncak gibisin, yani sen bir beşersin ve diğer varlıklardan pek farkın yoktur. Sonuçta koyunlar da çobanın istediği yöne gitmektedir hep.

Dirimbilimcilik: Bu görüş kişi üzerinde fizyolojik ve psikolojik etkenlerin hakimiyetini kabul eder. Kişi eğer sevecen yapılı biriyse, sevecen birisidir, yok aç gözlü bir yapıdaysa aç gözlüdür. Sevecen yada açgözlü olmak kişinin seçtiği bir durum değildir, kişinin nasıl olacağını belirleyen genleridir. Yada sinir hücreleri arasındaki etkileşimin bir sonucudur. Bu görüş zayıf kimselerin akıllı, şişmaların ise sevecen olduğunu savunur. Bu konumdaki kişi tercih eden değil, sadece kendisine verilen imkanların kalıpları içine sıkışmış bir varlıktır. Tercih hakkı yoktur, sadece olması gerektiği gibi olabilir.  Zindana sıkışmıştır ve sadece zindan sınırlarında dolaşabilmektedir.

Kişinin kendisi: Kişi daha önce sıraladığımız üç zindanda iken etrafındaki duvarları görebiliyordu. Çünkü onlar etrafta idiler, kişi ile zindanın duvarları arasında mesafe görülebiliyor ve o mesafe gerektiğinde açılıp, zindandan kaçış yolları araştırılabiliyordu. Çünkü bu zindanlar adlarıyla, varlıklarıyla belliydi ve haklarında malumat kolayca elde edilebiliyordu. Fakat bu dördüncüsü farklıdır, bu zindan diğerlerinden farklı olarak kişinin içindedir ve kişi ile bu zindan arasında mesafe de yoktur. Bu sebeple kişinin kendi benliğinin zindanıyla olan münasebeti de diğerleriyle olan münasebetinden farklıdır.

Bu noktada da kişi kendi benliğinin varlığının zindanındadır. Ve bundan sıyrılması, kaçması mümkün değildir. Kaçamadığına göre onu(kendini) anlaması, bilmesi gerekmektedir. Bu sayede ona hükmedebilir ve insan olarak kendi yolunu çizebilir.

Yukarıda saydığımız bu kavramlar, kişinin etrafını çevreleyen zindanlardır. Kişi bu zindanlardan uzaklaştığı ölçüde beşer olmaktan  uzaklaşacak ve insan olacaktır. Çünkü isimlerini zikrettiğimiz bu kavramların hepsi karar verme yetisini kişiden alıp, topluma, doğaya, genlere yada tarihe vermektedir. Hepsine göre kişi aciz ve pasiftir. Fakat biliyoruz ki, kişiyi sadece dış etkenler  şekillendirmez, kendi irade ve yaratıcı gücü de kişiliğin oluşmasında etkilidir.

Karl Marx bu konuda “realite insanın dışındaki maddi toplumsal etkenlerin doğurduğu bir sonuç olduğu kadar, insanoğlunun kendi öz yaratıcılığının ürünüdür.” der.

Tarih, toplum, biyoloji yada benlik kişi üzerinde bir noktaya kadar etkilidir. Fakat kişiyi insan yapan kendi irade ve yaratıcı gücünü kullanarak bu etkenlere “hayır diyebilme” yetisidir. Çoğumuzun bildiği  gibi “Başkaldırıyorum, öyleyse varım”. Kişinin insan olabilmesi için başkaldırması, yani yerine göre hayır diyebilmesi lazımdır.

Günümüz dünyasını incelediğimizde, bilimsel ilerlemenin verdiği güç ile kişinin gerektiğinde tarihselcilik, toplumsalcılık ve dirimbilimcilikten kurtulabildiğini ve kendi karalarını verebildiğini görebiliyoruz. Artık insanlar içinde bulundukları toplumların aksine farklı bir dini seçebiliyor, farklı siyasi görüşleri savunabiliyorlar. Gerektiğinde kişiler fiziksel özelliklerinin verdiği imkansızlıkların üstesinden gelebiliyorlar ve farklı davranabiliyorlar. İstendiği takdirde, biliminde yardımıyla doğaya meydan okunabiliyor.

Kişi yada toplum tarihe vukufiyeti yada tarih felsefesine hakimiyetine göre tarihsel gelişimin sebep ve sonuçlarını irdeleyebilir, sebep sonuç ilişkilerini çıkarabilir ve tarihin akışına hükmedebilir. Dünya toplumlarının geçmişi incelendiğinde, kabile hayatı yaşayan bir kısım toplulukların, ortaçağı yaşamadan modern çağa geçtikerlini görürüz ki, buda tarihsel işleyişe bir başkaldırı olarak algılanabilir.

Fakat insan bilimle, bilimsel gelişmelerle bir türlü kendi zindanından kurtulamıyor. Günümüzün çok gelişmiş toplumlarını gözlemlediğimiz de, görünen o ki, parası, teknolojisi ve ekonomik refahı olan insanlar bir boşluk ve bir çöküntü yaşamaktadırlar. İşte burası kişinin dördüncü zindanı olan “kendisidir”. 

Bu zindandan kurtulmak zordur, fakat  başarıldığı takdirde kişi beşer olmaktan çıkar insan seviyesine yükselir. Kişinin kendi zindanından kurtulması için bilmesi gereken kendisidir. Bu noktada bilimsel gelişmeler kişiye kendisini sunamamaktadır. Kişi ancak kendisini tanıyan birisini bulduğu zamandır ki, kendini tanıyabilir. Bu noktada bir yaratıcıya ihtiyaç kaçınılmaz olmaktadır. Kişinin kendini tanımlayabilmesi , ancak ve ancak bir yaratıcının yardımı ile olacaktır. Aksi takdirde hükmeden, ve sonsuz bilen birisi olmadan kişi kendini bulamayacaktır. Nasıl ki bir fabrika ürününü tanımamız için, onu tanımlayabilmemiz ve koordinatlarını bulabilmemiz için, ona hükmeden, projesini çizen, işleyiş kurallarını belirleyen birilerine ihtiyaç duyuyoruz, kendimizi tanımak içinde bize hükmeden, bizi var eden bir değere sahip olmamız gerekmektedir. Bu noktada yaratıcı ve onun beşere seslenişi olan Kelam, insanın kendisini tanıması için tek seçenek olarak karşımızda durmaktadır.

Ne zaman ki kişi kendini tanıyacaktır, o zaman kendi zindanından da kurtulacak ve özgür olacaktır. İşte o zaman kişi, beşerlik aşamasını geçecek ve insan olacaktır.


Kaynak: İnsanın Dört Zindanı; Ali Şeriati; İşaret Yayınları
     İdeoloji ; Şerif Mardin; İletişim Yayınları

Yorumlar (0)Add Comment

Yorum Yazın
quote
bold
italicize
underline
strike
url
image
quote
quote

busy
 
< Önceki   Sonraki >