Genckalem.OrG | Türkiye'nin Özgür Geleceği için...

Anlamlı Bir Hayat Yazdır E-posta
Üye Değerlendirme: / 2
Kötüİyi 
Yazar Filiz Konca   
Cumartesi, 08 Eylül 2007

Hz. Mevlana mürşit kitap olan “Mesnevi”sinde şu hikayeye yer verir:
    "Bir padişaha hediye olarak Hindistan'dan bir fil gelmişti. Onu sarayın ahırına koydular. Hayatlarında hiç fil görmemiş in¬sanlar onu görmeye geldiler ama ahır karanlıktı. Biri fikir edinmek için ellerini uzattığında filin hortumunu yakaladı. Adam hortumu yokladı, eğdi büktü ve arkadaşlarına:Bu fil içi boş yumuşak bir boruya benziyor, dedi. Bir diğeri filin kulağını tutmuştu, onu kadife gibi kalın ve yu¬muşak bir yelpazeye benzetti. Başka bir adam filin ayağını yokladı ve onun kalın bir sütun olduğunu sandı. Geniş sırtına elini değdi¬ren bir diğeri filin bir taht olduğunu düşündü. Böylece her biri kendi zanlarınca bir fil tarifi yaptılar."

Benzetmesinin sonunda Mevlânâ şöyle der:
"Bu adamların el¬lerinde bir mum olsaydı, filin nasıl bir şey olduğunu herkes görür¬dü de aralarındaki ihtilaf ortadan kalkardı.
His gözü elin avucuna benzer. Avucun bütün fili elleyebilmesi imkansızdır.”  (3/48)
    
Bu hikaye için ehlullah şöyle der: “Yukarıdaki benzetme birçok yönden tefsire müsait. Bir kere bütün fil tarifleri hem doğru hem yanlış... Parça olarak doğru olan şey onun bütün sanılmasıyla yanlışa dönüyor. Fil benzetmesi bize herhangi bir konuda sabit fikirli olmamamız, bizden başkalarının da gerçeğin başka bir parçasıyla yüz yüze gelebilecekleri ihtimalini hatırda tutmamızı ihtar ediyor. Peki ama ahır karanlık olmasaydı ya da bir mumla aydınlatılsaydı gözümüzün gördüğü varlık, yani bütün o parçaların bir araya gelmesiyle oluşan şey acaba yine biza¬tihi filin kendisi olur muydu? İşte bu noktada Hz. Mevlânâ -bura¬da izahi yersiz olan- bilgi felsefesi ile ilgili bir probleme geçiyor ve duyu organlarıyla kavranan bilginin hiçbir zaman mutlak bilgi ola¬mayacağını belirtiyor: "Aslında bu baş gözü de bir nevi avuca benzer. Avucun bütün fili kuşatmasının imkansızlığı gibi göz de hakikati kuşatamaz." Peki ama duyu organlarının ve aklın verdiği bilgi mutlak değilse mutlak bilgi nerede ve bu bilgi hangi vasıtayla elde edilir? İşte burada sufilerin sıkça bahsettiği, kalbe ihsan olunan ilahi bir hediye olarak irfani bilgi devreye girmektedir. Bundan daha gerçek olanı ise vahye dayalı bilgilerdir.”

    İnsanoğlu Hak ve hakikatlere karşı duyarsız kalamaz. Doğruyu öğrenme, doğruyu yaşanması gerektiği gibi yaşama, hayatına, bütün davranışlarına hakim kılma gayretinde olmalıdır. Kalbin ve ruhun derece-i hayatına girmeli, insani latifelerin ve kabiliyetlerin inkişaf ettirilmesi yolunda çaba sarfetmelidir. Aksi takdirde Hak’tan uzaklaşılır, dalalete yakınlaşılır.

Hz. Mevlana şöyle der:

 Temiz kişilerin toprağını öpmek; aşağılıkların taht ve bahçesine oturmaktan iyidir.

Âleme tamah edersen, öte âlemi duyacak ne kulağın, ne de görecek gözün olur.

Temiz şeyler temizlere aittir; pis şeyler de pislere.... kendine gel!

Kim seni haktan hakikatten soğutursa bil ki, şeytan o adamın içindedir. Derisinin altında gizlenmiştir.

Nefsiyle savaşmak alçak adamın işi olamaz. Eşeklere Misk sürüldüğünü gördün mü hiç?

    Kur’an’ın ayalkarına tutunanlar yüzüstü sürünmekten kurtulurlar. Kur’an’a köle olmak cihana sultan olmaktan iyidir. Sırtını hakikatlere dönen yüzünü ateşe döner. Anlamlı bir hayat için maddeden geçip mana alemine yolculuğa çıkmak gerekir. Elimize Kur’an hakikatlerini içeren bir kitap verilse, bizse o kitabı okuyacağımıza, kaç sayfa olduğuyla, kağıdın cinsiyle, cilt yapısıyla, rengiyle  vs. ilgilenirsek  anlamsız hareket etmiş oluruz. Oysa insanoğluna gereken bilgiler bu çeşit şeyler değil ruhunu, aklını, kalbini doyurmaya yönelik kitabın içindeki manalardır. Herhangi bir manası olmayan içeriklerle dolu kitaplar gerçekte bir işe yaramaz. Allah’sız anlam ve mana olmaz. Yaşamakta ölmekte boştur, gayesizdir.

Hz. Mevlana mürşid kitap olan “Mesnevi” sinde şöyle bir hikaye anlatır:
  “Usul ilmini bilen üstadın yanında zihni çevik, istidatlı talebe usul okur; Fakih üstadın yanında da usul okumaz, fıkıh tahsil eder. Nahiv üstadının talebesi nahiv üstadı olur. Hakikat yolunda mahvolan üstadın talebesi ise üstadının sayesinde padişahta mahvolur, yokluğa erişir.
Ölüm günü bütün bu bilgiler içinde işe yarayan ve yol azığı olanı da yokluk bilgisidir.
Bir nahiv alimi, gemiye binmişti. O kendini beğenmiş alim, yüzünü gemiciye dönüp, “Sen hiç nahiv okudun mu?” demişti. Gemici “hayır” deyince demişti ki : “Yarı ömrün hiçe gitti.”
Gemici bu söze kızdı, gönlü kırıldı. Fakat susup derhal cevap vermedi. Derken rüzgar gemiyi bir girdaba düşürdü.
Gemici, o nahiv alimine bağırdı: “ Yüzmeyi bilir misin, söyle!”
Nahivci: “Bilmem bende yüzgeçlik arama” deyince
Gemici:“Nahiv alimi bütün ömrün hiçe gitti. Çünkü gemi bu girdapta batacak.”
İyi bil burada mahiv bilgisi lazım, nahiv bilgisi değil. Eğer mahiv bilgisini biliyorsan tehlikesizce denize dal! Deniz suyu, ölüyü başında taşır. Fakat denize düşen adam diri olursa nerede kurtulacak? Sen de eğer beşeriyet vasıflarından öldünse hakikat sırları denizi, seni başının üstüne kor.
Ey alim, sen halka eşek diyorsun ama şimdi sen, eşek gibi buz üstünde kalakaldın. İstersen dünyada zamanın allamesi ol, hele şimdicik dünyanın yokluğunu da gör, zamanın yokluğunu da!” dedi.”

Yorumlar (0)Add Comment

Yorum Yazın
quote
bold
italicize
underline
strike
url
image
quote
quote

busy
 
< Önceki   Sonraki >