|
Uğur Keğaz Bilinmeyen bir çağ ve yerde... Kırçiçeklerinin yüzlerini hazana döndüğü zamanlardı... Gökyüzü mavi-gri tonlarında bir renkteydi... Bu akşamüstü köy insanlarının içlerinde açıklanamayan bir ürperti ve tuhaf duygu fırtınaları yaşanıyordu... Herbiri sessiz bir tiyatronun içinde o en tanıdık günlük rollerini oynamaktaydılar; sukunet ve bekleyiş içinde... Son günlerde çevre köylerden duyulan hurafeler ve garip olaylar dilden dile dolanmış , tüm köylüler korku ve merak içine düşmüştü... Kağnıcının gıcırdamasıyla ünlü o meşhur arabası bile sessizce ilerliyordu köy meydanında bu akşam... Olup bitenlerden bihaber çocuklar bile ana-babalarının hallerindeki tuhaflığı sezmiş gibi oyunlarını bırakmış; her biri bir köşede sessizce oturmaktaydılar... Köydeki bazı uğursuz tipler ve zorbalar dışında kimseden çıt dahi çıkmıyordu...
İşte tam da o anda uzaklardan bir hayvanın güçlü ve gürültülü çığlıkları duyuldu... Köyün veteranları için çok eski ama hiç te yabancı olmayan bu ses; onları geçmişte yaşanan kan ve katliam yüklü savaş günlerine götürdü birden... Gök gürültüsünü andıran ses kesilir kesilmez ritmik ve yaklaşan ayak sesleri duyuldu... Uçsuz bucaksız kırlardan köyün kapılarına doğru dört nala gelen bir atın ayak sesleriydi... Herkes kapılara doluşmuş merak içinde uzaklara doğru bakışıyorlardı... Sesler artmış ve her bir köylünün sanki kalp gümbürtüsüne dönmüştü... Tepenin doruğunda, güneşin tam da batmaya yakın olduğu anlarda görüldü... Köylülerin o ana dek gördükleri en iri yaratıktı ve süvarisi ile birlikte muhteşem bir uyumun iki parçası gibi durdular tepenin doruğunda... Gri tüyleri ve normalden fazlaca iri bir gövdesi vardı... Kaslı bacaklarının bitiminde sadece arka ayaklarında siyah sekileri vardı... Köylüleri asıl büyüleyen görüntü ise güneşin batış anlarında simsiyah yelesi ve kuyruğunun rüzgarda dalgalanması idi... Öylesine muhteşem duruyordu ki insan bu heybetli duruşun korkusuyla karşısında dikilemezdi bile... Süvarisinin sırtına her dokunuşunda verdiği tepkiler fazlasıyla insancıl duruyordu... Gerçekte kim oldukları bile bilinmeyen bu süvari ve atın çevre köyler tarafından verilmiş korkutucu isimleri vardı... Kimileri onlara, güneşin batışına yakın saatlerde geldikleri için, "Karanlık ve süvarisi" diyordu... Kimi köylerde daha gerçeküstü isimleri de vardı ,"Şovalye Azrael!"... Ama en çok bilinen isimleri ile onlara "Gölge" ve "Gölge Suvari" denirdi... Köylüler duydukları hurafelerin gerçekliğine bir bir tanık ederken ne yapacaklarını şaşırmış ve hayranlık içinde bu görüntüye bakmaktaydılar... Gölge suvari metal eldivenlerinden birini çıkarıp, Gölge'nin sırtını okşadı... Bu herzaman ki anlama gelmekteydi Gölge için... "Hazır ol kardeşim... Ölüme hazır ol"... Gölge ön ayaklarından birini yere sürüdü ve güçlü bir homurtu çıkardı ağzından... Akşam serinliği iyice çökmüş heybetli atın burnundan çıkan dumanlar birazdan bu köyde olacakların kısa bir özeti gibiydi... Gölge Suvari başını yukarı kaldırıp gözlerini griye kesmiş gökyüzüne çevirdi... Yağmur yağmak üzereydi ama onun yüreğindeki ateşi söndürecek bir yağmur bugüne dek hiç yağmamıştı... Belki de Tanrısı ile son konuşmasını yaptı birkez daha... Metal eldivenini tekrar eline geçirdi ve Gölgenin sırtını saran yuları tek eliyle kavradı... Sağ elini beline doğru götürüp ; belki de o ana dek köy halkının hiçbiryerde görmediği ve bir daha da göremeyeceği büyüklükteki ve şekildeki kılıcını kınından sıyırdı... O an için çıkan tiz ses arazinin tümünü kaplamıştı sanki... Simsiyah bir kabzası vardı bu büyük kılıcın... Gölge suvari atına son işaretini vermeden hemen önce mevsim son oyununu oynadı köylülere... Sonbahar havası yakınlarında bulunan ağaçtan bir yaprağı kopardı... Tüm korkulu gözlerin bakışları içinde yavaşça Gölge Suvarinin kılıcının keskin kısmına doğru süzüldü... Ve kılıca değdiği an iki parça halinde yere doğru düştü... Akabinde Gölge Suvari atına gür bir sesle haykırdı : "İleri!" Tüm bunlardan kısa bir süre sonra köy halkı sanki derin bir uykudan uyanmış gibiydi... Gecenin yağmur kokan havası yerini sakin bir sonbahar akşamına bırakmış ve Gölge Suvarinin uzaklaşmasını izlemekteydiler... Kimse korkusundan yerinden dahi kıpırdayamamıştı... Sadece bazı uğursuz tipler ellerindeki kılıç mızrak gibi silahlarla karşı koymaya kalkmış ve cezalarını çekmişlerdi... Kimse tam olarak ne olduğunu anlamamıştı... Birkaç yüz kişinin yaşadığı bu köyde sadece yirmi kişiyi oldukça kısa bir sürede kılıçtan geçirmişti Gölge Suvari... Çocukların ve kadınların ağlamaları korkularından sanki birer çığlık kesilmişti... Bazı insanlar O'nun uzaklaşmasını bile beklemeden evelerine doğru kaçmıştı... Kalanlardan bazı daha metanetliler bu zorbaların ölü ve parçalanmış bedenlerini bir araya toplamaya başlamıştı... Küçük bir çocuk yaşıtlarının aksine gözyaşı dökmeden ve gayet sakince büyüklerinin yanında cesetlerin arasında kalmış birşeye bakıyordu... Sonra birkaç kişi daha çocuğun baktığı yere bakınca yerde duran şeyin bir kağıt olduğunu gördüler... İçlerinden biri kağıdı yerden aldı ve üstünü temizledi... Üzerinde hala taze kan izleri duruyordu... Yüksek sesle okumaya başladı : "Otuz yıl önce bugün, bu topraklarda özgürlük için yaşam için şeytanın ordularıyla kanlı bir savaş yapıldı... Bu savaşa katılanlar, öncü birlik olarak suvarileri seçtiler... Yüz kişilik suvari birliğinden bir kişi dahi ölüm için hazırlıksız değildik... Şeytanın ininde ,kızıl topraklarda atlarımızın yeleleri yandı... Kanlarımız alevlerden siyaha dönerken biz, ellerimizde kılıcımızı savurduk onların nefret kokan bedenlerine... Ve bekledik... O küçük birlikle bile biz onları durdurmuşken bekledik... Kardeşlerimizi... Ülkemizin insanını... Bir elimiz kılıcımızda; kılıçlarımız düşmanın boynunda ama gözlerimiz ardımızdaydı... Hiçbiri gelmedi... Ateşin içinde bizler düşmanı yok ederken ; kendi kardeşlerimiz de bizim yokoluşumuzu izlediler... Etrafımızı saran alevlere bir ok ta onlar attı... İçimizden sağ kalan bir tek ben oldum... Tüm o kan,ateş ve katliamı bugüne dek hergece tekrar tekrar yaşadım... Ve şimdi o günün hesabını sormaya geldim... O gün o savaşta olup ta bizi cehennem ateşinin ortasında bırakan herkes , bunun bedelini en ağır şekilde ödeyecek... Ve ben yaşadığım sürece bu ölüm fermanları günahkarların kendi kanlarıyla mühürlenecek... "
Herkes şaşkınlık ve nefret içinde yerde yatan cansız bedenlere bakıyordu... Gecenin içinde uzaklardan şaha kalkmış atıyla selam verdi Gölge suvari tüm köylülere... Ve tekrarladı uzaklardan , alev gibi yanan kelimelerle bu mahşeri sözleri... "BEN YAŞADIĞIM SÜRECE ÖLÜM FERMANLARI , GÜNAHKARLARIN KENDİ KANLARIYLA MÜHÜRLENECEK!!!"
|